İstanbul’un en eski parkı ve 1. derecede SİT alanı olan Gülhane, tarihi boyunca pek çok önemli olaya tanıklık etti. Tanzimat Fermanı’na adını verdi, Arkeoloji Müzesi’ne bağrını açtı, ve yeni Türkiye’nin yeni alfabesini Atatürk bu bahçede açıkladı.
 

Koca ağaçlarıyla ilk bakışta ürpertici… Görkemli bir imparatorluğun hatırlı tanıklarıydılar onlar. Dalları altında koşuşturan veliahtları şefkatli gölgesiyle güneşten koruyan güzel yapraklı ağaçlar… Adı elbette Gülhane olacaktı, sarayın gül kokulu has bahçesine de bu yakışırdı. Dolmabahçe’ye taşındıktan sonra padişahların gözdesi olmaktan çıkan Topkapı’nın vefalı yareni, Gülhane… İstanbul halkının da her dem gözdesi olmuş bu bahçe, o zamanlar tatil günü olan cumaları çoluk çocuk gelinen, koyu gölgelerinde piknik yapılan, eğlenilen bir mesire yeriydi. Zaman zaman cirit oynanır, güreş de tutulurdu. Yapılan önemli gösterilerin anılarına dikilen nişantaşları hala orada. Yakın tarihimizde ise yüz, yüz elli bin kişinin katıldığı halk konserleri de yapılırdı bahçede. Günümüzde ise daha dar kapsamlı eğlenceler ve çocuk şenlikleri düzenlenmekte, hala büyük bir tevazu ile üstüne düşeni yapmaya devam eden sur-u sultaninin kalbinde. İstanbul’un en eski parkı ve 1. derecede SİT alanı olan bu has bahçe, tarihi boyunca, çok önemli olaylara tanıklık etmiş. Bizans döneminde askeri depoların ve kışlaların bulunduğu Gülhane’ye daha sonra Mangana Sarayı yapılmış. Hagios Georgies Manastırı ve Panagia Hodegetria Ayazması bölgeyi kutsal kılmış. Şehrin Türkler tarafından fethinden sonraki dönemlerde ise tarih, sahneyi Osmanlıya bırakmıştır. Osmanlı’nın Avrupa’ya dönük yüzünü ilan ettiği 1839 tarihinde, Abdülmecit, Mustafa Reşit Paşa’yı Gülhane kasrından izlemektedir. Okunan Gülhane Hatt-ı Hümayun’dur. Yani Tanzimat Fermanı… Tarihimizin dönüm noktalarından birine daha sahne olup, fermana ismini vermiştir. 1880’li yıllara gelindiğinde II. Abdülhamid ilk büyük müzenin Gülhane Parkı’na yapılmasını ister. Ressam ve arkeolog dahi Osman Hamdi Bey’in girişimiyle açılan, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamış tüm medeniyetlere ait eserlerin sergilendiği bu büyük müzenin adı Müze-i Hûmayun’dur. Bugün en değerli eserlerin sergilendiği müzenin adı daha sonra Arkeoloji Müzesi olarak değiştirilmiştir.  1928’de ise Atatürk Latin harflerinin kabulünü burada açıklar ve o meşhur kara tahta başındaki ilk dersi burada vererek Başöğretmen unvanını alır.Sirkeci’den Sarayburnu’na uzanan yeşilliklerle bezeli yolun asırlık hikayesi, elbette sığmaz satırlara. Nazım Hikmet’in sonradan Cem Karaca tarafından şarkısı da yapılan ünlü şiirinin hikayesi de burada yaşanmıştır; Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında/ Ne sen bunun farkındasın/ Ne polis farkında… Şiir bir dönem yaşananların kısa hikayesidir. Komünist Parti mensuplarının toplantı yapması yasaklanınca onlar da piknik yaparmış gibi Gülhane Parkı’nda toplantılarını sürdürürler. Nazım şiirini sürgün edildiği Bulgaristan’dan yollar.
Dışarıdan bakıldığında hiç de tahmin edilemeyecek büyüklükteki bu cennet bahçenin kapısının önünde, tramvay yollarının ortasında kalan bir çınar ağacı var, bir rivayete göre bu ağaçta, isyan eden yeniçeriler, padişaha karşı gelen paşalar ve ibret-i âlem olsun diye suç işleyenler asılırmış.23 yıldır Gülhane sakinlerine hizmet veren bir de çay bahçesi var parkın Sarayburnu ucunda, eski manastır kalıntısının üstünde. Ilık kış günlerinde Gülhane’nin tarih kokan atmosferini, Çamlıca, Üsküdar ve Kadıköy sırtlarını çaylarına şeker yapanlar çok. Demini daha iyi aldığı için bakır demliklerde servis edilen çayların buğusunda, Boğaz’ın üzerinde dolaşan siluetler olur hayalleriniz. Geleneksel orta oyunlarına da ev sahipliği yapan parkta,  bahar ve çiçek bayramlarında Karagöz Hacivat ve kukla oynatılan bir yer varmış. Yediden yetmişe büyük bir kalabalık, ilgiyle izlermiş bu oyunları. Ancak sahne çöpçülerin süpürge ve kova deposu olmuş. Eskiden bir de hayvanat bahçesi vardı parkın içinde. 1955 yılında kurulan park; İstanbullu çocukların ormanların vahşi hayvanlarıyla tanıştığı yer olmuştu. Ancak ödenek yetersizliği nedeniyle hayvanların bakımsız kalması, yerlerinin dar olması nedeniyle ulusal ve uluslararası o kadar çok şikayet olmuştu ki sonunda hayvanlar Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği’ne taşındı. Bizans döneminden kalma sarnıcın içindeki akvaryum da nem yaptığı gerekçesiyle kaldırılmıştı. Ancak bahçenin şu an doğal ortamlarında mutlulukla yaşayan çok sayıda kuşu var. 1998 yılında Atatürk Havalimanı’nda devrilen araçtan kaçan Pakistan papağanları da burayı mesken edinmiş. Ayrıca balıkçıl kuşlarına da rastlamak mümkün, ispatı ise bazı banklarda, üzerleri balıkçıl kuşlarının dışkılarından bembeyaz olmuş durumda. Bahçede baskın olan ağaç türü çınar, ayrıca atkestanesi, sedir ve ıhlamur ağaçları da var. Doğan her şehzade adına bir çınar ağacı dikilirmiş bir zamanlar. Bu nedenle Osmanlı soy ağaçları ve portrelerinin birçoğu çınar dalları arasına resmedilmiştir. Bahçenin çiçeklerine ise ayrı bir önem veriliyor. Yılda yaklaşık 15 farklı çeşitte, 500 bin adet lale ekilmekte. Osmanlı’da bir devrin de simgesi olan lale, İstanbulun olduğu kadar Gülhane’nin de simgesi yeniden…

Emel Gül Çakır

About these ads